EcoTripSoS - Karadeniz Rehberi...

Karadeniz Notları 5 – Trabzon (Devam)

6.1.4.2 Ayasofya Müzesi

Şehir surlarının 1.8 km. Batısında Ayasofya semti’nde olan ve bugün müze olan yapı denizden 100 m. içerdedir. Trabzon İmparatorlu’ğunun sembolü olan, imparatorların taç giydiği bu gösterişli kilise, 1.Manuel (1238-1263) tarafından 1250-60 yılları arasında daha eski bir dini yapının yerine yaptırılmış, Osmanlı fetihten sonra (1584) camiye dönüştürülmüş.

Ayasofya (Hagia Sophia) adı kutsal bilgelik anlamına gelir ki Hz.İsanın sıfatlarından biridir. İstanbul, Haçlı seferine çıkan Latinler tarafından işgal edilince, Gürcü kraliçesi halaları Tamar’a sığınan Doğu Roma İmparatoru Komnenos hanedanından iki kardeş , kendini deviren hanedanı tanımayarak Trabzonda kendini imparator ilan etmişti.

Trabzon Ayasofya

Bir benzerinin de, Kırklareli,Vize’de bulunduğu Ayasofya, İstanbuldaki Ayasofya’ya rakip olarak Komnenos tarafından yaptırılmıştı.Manastırın giriş kapısının hemen üstündeki tek başlı kartal kabartması Trabzon İmparatoru Büyük Komnenos ailesinin sembolüdür ve Bizans’ın çift başlı kartalından yapı olarak farklıdır. Bu çift başlı kartal’a,Erzurumdaki Çifte Minareli Medreseye geldiğimizde tekrar döneceğiz.

Kilise kapısı üzerindeki kabartmalarda yer alan ve Türk bayrağına şaşılacak kadar benzeyen, sola dönük hilal şeklinde ay ve güneş şeklinde yıldız kabartması,Karadeniz bölgesinde binlerce yıldır bilinen “Mithra kültünden” miras dinsel kökenli bir motiftir. Ayasofya’nın inşaatından asırlar önce Pontus İmparatoru Mithridates’in sikkelerinde aynı sembolü görmek mümkündür., Aryen kültürlerde güneşe ve ışığa tapınma Zerdüştlüğün etkisidir. Burada hilal geceyi ve kötülüğü, güneş gündüzü, yani iyiliği temsil etmektedir. Doğu Karadeniz’de yağmurlu havalarda “güneş duasına” çıkmak ve Tanrı’ya değil de, bizzat güneşe, göğü aydınlatması için dua etmek geleneği  Trabzon’da ve Rize’de yakın zamana kadar yayla hayatında devam ettiriliyordu.Bunu sohbet sırasında konuştuğumuz yaşlılar da söylemişlerdi.Ayasofya’nın Hiç bir Bizans kilisesinde olmayan Çan kulesi yıldızları gözlemek kullanılmıştır.

Kiliseden çıkınca,otobüsümüzü park ettiğimiz alandaki hediyelik eşya satan dükkanlardan,hediyeler alınmış,resimlerden tanıdığım kartal yuvası Sümela Manastırına doğru Maçka Üzerinden yola koyulmuştuk.Geçtiğimiz yollarda yeşil bir başka yeşil olmuştu.Her tonunu görebiliyorduk.Çam ormanlarının süslediği,vadilerde akan dereler,yörenin güzelliğine güzellik katıyordu.Trabzon’dan 99 km yolculuk yaptıktan sonra, Altındere vadisine varmıştık.

6.1.4.3. Sümela Manastırı 

Trabzon Sümela Manastırı

Vadide çok zengin ağaç türleri bulunmaktaydı.Ladin,göknar,kestane,meşe, ıhlamur,karaçam,söğüt,gürgen gibi ağaçların olduğu vadi,çağıldayan suların sesiyle konuşmalarımızı bastırıyordu. Çayhanelerin olduğu alandan,dar bir patikadan Manastıra çıkmaya karar vermiştik.Bazı arkadaşlarımız minibüse binerek çıkmayı tercih etmişti.Meryemana deresinden bakıldığında,muteşem Manastır,kartal yuvasını andırıyordu.

Yaklaşık 25 dakikalık oldukça zorlu bir yürüyüşten sonra döne döne,Manastırın 80 küsür olan basamaklarına dinlene dinlene gelmiştik.Manastırın önündeki dinlenme alanında,oraya kadar oflaya poflaya çıkan ziyaretçiler,dinlenme molası vermeden içeriye girmiyorlardı..

Kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum tarihçi,araştırmacı yazar Ömer Şen,1988 yılında yayınladığı, “Sümela Manastırına Yolculuk,Trabzon Tarihi” adlı kitabında şöyle anlatıyor Sümela’yı; Maçka’nın 17 km. güneyinde Altındere köyü’nde, Meryemana (Panagia) deresinin batı yanında, Mela Dağı’nın deniz seviyesinden 1,150 m. yükseklikteki kayaları oyarak ve doğal mağaralardan da faydalanılarak yapılmış manastırın adı “Sümela”, Rumca karanlık, siyah anlamına gelen “melas” kelimesinden gelmektedir.            Karadenizli hristiyan Rum’lar Mela dağındaki mucizevi Panagia ikonundan bir şey diledikleri zaman “stou mela” derlermiş, bu zamanla Sumela’ya dönüşmüş. Bu da ikona neden Panagia Soumela –Panatia tou Melas denildiğini açıklamaktadır. Bu yüzden manastıra “Karadağ’ın (Mela dağının-Virgin of the black rock) bakiresi”de denilmektedir. Atinalı Barnabas ile Sophroinos adlı iki keşiş rüyalarında Hz.Meryem’i görmüşler, rüyada Meryem onlara bir manastır yaptırmalarını ve yerini, nasıl gideceklerini tarif etmiştir., Hz. İsa’nın öğrencilerinden Evangelist St. Lukas’ın yaptığı üç Panagia ikonundan , Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olan Sümela’nın yerini birbirinden habersiz ayrı ayrı yerlerde görmüşler, deniz yoluyla Trabzon’a gelmişler ve gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmışlardır (Bunlardan biriside Kıbrıstaki Kykko manastırındadır). Bundan sonra rüyalarında gördükleri bu yeri aramışlar ve en sonunda Maçka Altındere vadi’sinde, Karadağ’ın 300 m. yüksekliğindeki sarp yamacında buldukları mağarada karar kılmışlardır. Mela dağının sarp kayalığında, bu küçük mağaranın, yüzyıllar boyunca, kayaların sabırla oyularak büyütülmesi ile bugün gördüğümüz kartal yuvasına benzeyen manastır ortaya çıkmıştır.

Yapımına ne zaman başlandığı kesin olark belli olmamakla beraber M.S. 375-395 yılları arasında  inşa edildiği sanılmaktadır. Kilisenin kuruluşundan itibaren yaklaşık 1.000 yıllık tarihi karanlıktır. Manastırı ancak Trabzon İmpartorluğu döneminden sonra incelemek mümkündür. Trabzon İmparatoru, Büyük Komnenoslarından 3. Alexios (1349-1390) bu manastırın esas kurucusu olduğunu fresklerde ön plana çıkartılmasından anlıyoruz. 3. Alexios burasını yeni bir tesis halinde inşa ettirerek, 17 m. yüksekliğinde, 40 m. uzunluğunda, 14m genişliğinde 72 odalı bir tesis yaptırmıştır. Sümela 14.yüzyıldan sonra stratejik bir öneme haiz olmuştur. Herhangi bir düşman saldırısında burası ileri karakolu vazifesini görmüştür.  Etrafındaki kiliselerle daimi temas halinde olmuş, meşalelerle Trabzon’u saldırılardan haberdar etmişti.  Sümela manastırına ormanın içinden normal bir yürüyüşle yarım saatte ulaşılabilinir. Seksen sekiz basamaklı bir merdiveni geçerek girilen manastırın girişinde sağ tarafta “Sümela kitaplığı” yazılı kütüphanesi bulunmaktadır. Ayazma (agiasma) ise girişin sol tarafında kutsal ve içilebilecek temizlikte su olup 100 metre yükseklikteki kayalıktan damlamaktadır. Evvelce çatısı ahşap olduğu anlaşılan bu bina, binlerce kitabı muhafaza etmekteydi. Burada ceylan derisi üzerine yazılmış çok güzel ve değerli incil ile yine ceylan derisi üzerine yazılmış 17 kitap mevcuttu. “Asıl kilisenin apsid kısmında, güney duvarında ; yukarıda: Meryem’in doğuşu ve Mabede sunuluşu, tebliğ, Hz. İsa’nın doğuşu, mabede sunuluşu ve hayatı ;altta: İncil’den resimler. Güney kapısında Hz.Meryem’in ölümü ve havariler. Kilisenin doğuya bakan yukarı kısmında 2. sırada :Genesis, Ademin yaratılışı, Havva’nın yaratılışı, Allah’ın tembihi, İsyan ( Adem ile Havva’nın yasak meyveyi yemeleri) Cennetten kovulma.3.sırada:Yeniden dirilme, Thomas’ın şüphesi, Kabirde bir melek bulunmaktadır.

İçeriye girişte 8 TL alınan manastır,etkileyici bir görüntüye sahipti.Pencerelerinden Altındere vadisine bakıldığında,o kadar yüksekte olmamıza rağmen akan suyun sesi duyulabiliyor,görüntü insanı etkiliyordu.Manastırın duvarlarında yer alan freskler,kendini bilmezler tarafından bozulmuş,kazınmıştı.Kültürel değerlerin böylesine acımasızca bozulması yitirilen değerler adına üzücüydü.Her tür kültür varlığının korunması için sadece devletin değil,kişiler olarak bizlerinde yapacakları vardı.Unutulmaması gereken buydu…

Gözlemlerimizi tamamladıktan sonra,yine aynı yoldan aşağı inmeye başlamıştık.Çıkışı daha zor olan yollardan iniş nispeten kolaydı ve daha  az zaman almıştı.

Vadi tabanına indiğimizde,çayhanelerden birine oturup,akan suyun güçlü sesi eşliğinde çaylarımızı içmiş,dinlenmiştik bir süre.Tekrar resimlerden tanıdığım,muhteşem manzarası olan Uzungöl’e doğru yola koyulmuştuk.Zigana dağlarına ve geçidine açılan yol ayrımına kadar gelmiştik. Burada Zigana üzerinde biraz durmamız gerekecek.

Trabzon Sümela Manastırı

Trabzon’dan Kafkasya’ya kadar olan bölgede yaşadıklarını bildiğimiz Etrüskler,tarihçi Heredot’un belirttiğine göre M.Ö.8. yüzyılda Anadolu’dan göç etmiş kavimlerdendi.Kuzey yolunu izleyerek,Trakya’ya da gelmiş olan Etrüskler,İtalya’nın Kuzey bölgesine,Po ovasına yerleşmişlerdi.Yaptığımız araştırmalarda, Kolhlia denen Kafkasya’ya kadar altın yurdu diye anılan bölgede yaşayan Etrüskler,açlık ve iklim şartlarının elverişli olmaması nedeniyle buralardan ayrılmışlardı. İngiltere’de yıllar önce tanıştığım,Italya’nın  Siena şehrinden olan bir mühendis arkadaş,atalarının Türkiye’de Siena denilen yerden geldiklerini söylediğinde pek anlam verememiştim.Onun Türkiye’de Siena dediği yerin yıllar sonra yaptığım araştırmalarda   Zigana olabileceği kanaati bende uyanmıştı.Çünkü telaffuz edildiğinde ikisi de birbirinin benzeriydi,üstelik bu bölgelerde yaşayan yerli insanlar Zigana’yı Ziğena olarak söylemekteydiler.Italyan arkadaşımın,herhangi bir şaşırma sırasında, Karadeniz’de kullanılan Uy  ünlemini kullanması da ortak kültür göstergesiydi..Etrüskler dillerinde na ekini kullanmaktaydılar.Her iki adda da bu ek vardı.Ayrıca, Etrüsklerdeki Romus-Romulos, Türk efsanelerinde Asena-Börteçene karşılığıydı.Sonra,Kuzey İtalya’da Lazio takımı,Lazanya makarnası yok muydu?

Yomra,Arsin,Araklı ve bıçaklarıyla ünlü Sürmene’yi geçtikten sonra,Allah’tan başka kimseye bağlı olmadıklarını söyleyen,son derece zeki insanların bulunduğu Of ilçesinin oralardan Uzungöl’e doğru yol almaya başladık.Bölge insanı,dahiyanece buluş yaparak geçtiğimiz dereler,akarsular üzerinde asma köprüler oluşturmuşlardı.Yüksek tepelere kondurdukları evlerin ihtiyaçlarını ise,yine bir zeka ürünü olan,kendilerince oluşturdukları teleferiklerle sağlıyorlardı.

 6.1.4.4. Uzungöl

Uzungöl

            Daha önce resimlerden tanıdığım,göl ve camii karşılamıştı bizi,otobüsümüzü uygun bir yere park ettikten sonra,doğanın yapısına uygun,ahşap yapıların bulunduğu tarafa yöneldik.Hediyelik eşyalar ve restoranlar çok hoş  tasarlanmıştı.Avusturya’da görebildiğim,Alplerdeki görüntüsüne benzeyen,hatta daha da güzel olan bir manzarayla karşılaşmıştım.Yemeklerimizi yemek üzere bir yere girdik,çaylarımızı içtik,hava hafif çiseliyordu ve Uzungölün güzelliğine ayrı bir güzellik katıyordu.Yükseklerde sisin olması,muhteşem bir görüntü sağlıyordu.

Trabzon’dan 99 kilometre gelmiş,denizden 1090 metre yüksekteydik.Dik yamaçları ve orman örtüsü insanı büyülüyordu.Vadilerden düşen taşlar,Haldızen deresinin önünü kapattığı için,bu göl oluşmuş.Tablo gibi bir doğal güzelliğe sahip Uzungöl’e çıkan yolun bakımının yapılması,burada dikkatimizi çeken cami tarafındaki betonlaşmanın artmaması için önlemler alınması,kamp yapılmasına elverişli yer olduğunun tanıtımının yapılması gelecek turist sayısını arttıracaktır.Restoranlarında,çayhanelerinde,her yerde,dürüstlüğünü ve içtenliğini gördüğümüz sıcak Karadeniz insanı turist sayısının artışında bizce önemli etkendir.

Yerel yöneticilerin alacağı alt yapı ve diğer tedbirler,Uzungöl’e hakkettiği değeri fazlasıyla verecektir.

Gölün kıyısında,alabalık havuzlarını izleyerek,yaptığımız gezi  ve aldığımız oksijen,doğanın muhteşemliği ile çarpmıştı bizi sanki.Saat ilerliyordu ve Rize’ye doğru yola koyulma zamanı gelmişti.Ama bu muhteşem güzellikleri geride bırakmak çok zor olmuştu,Otobüs, yola koyulmak için,insanların toparlanmasını uzun süre beklemişti.

Leave a reply

Your email address will not be published.

4 × 3 =