EcoTripSoS - Karadeniz Rehberi...

Karadeniz Notları – Sinop

İbrahim UZUN

panidium@gmail.com

 Trakya  ve Tekirdağ tarihini araştırırken,zihnimi sürekli meşgul eden bir soru vardı;acaba Trakya kültürünü oluşturan kavimler Karadeniz’de de iz bırakmış mıydılar?İngilizce hocası olduğum için,yerli ve yabancı kaynaklardan yaptığım tarih araştırmaları ve de turizmle ilgilenmem nedeniyle ,bugüne kadar yurdun çeşitli yerlerine ve yurt dışına bir çok grup götürmüş,onların rehberliklerini yapmış,engin tarihimiz ve kültürümüzü tanıtmaya çalışmıştım.Ama, insanıyla, kültürüyle çok merak ettiğim Orta ve Doğu Karadeniz’i  görmemiştim.

Anne tarafından Selanikli olan dedemin söylediğine ve benim de “ Şevket Süreyya Aydemir’in TEK ADAM “ adlı kitabından  teyit ettiğime göre, dedemin ebesi Hatice Hanım Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün süt annesiydi.Ve Oğuzların Üçok kolunun Karaman boyundandı.Balkanların Türkleştirilmesi amacıyla Balkanlara yerleştirilen bir evlad-ı fatihan olup, 1912-1913 yılları arasındaki Balkan savaşı sırasında Selanik’ten kaçarak Kumbağ’a gelip yerleşmiş, askerliğini Yavuz gemisinde yaptıktan sonra Gazi’nin emriyle Yeşilköy (şimdiki Atatürk) havaalanına muhabereci olarak işe başlatılmıştı.Bunları dedemden dinleyip,öğrenmek benim için bir gurur ve öğünç meselesi olmuştur her zaman.

İçimdeki  geçmişimi öğrenme arzusu dinmek bilmiyor,sürekli araştırıyordum.Baba tarafından Şileli olan dedeme sorduğumda ise, 250-300 yıldır Şile’nin yerlisi olduğunu,dedelerinin Hazar denizinin oralardan bir yerlerden geldiklerini duyduğunu belirtmişti, ama kimdik?

İşte bu duygu ve düşüncelerle, Karadeniz’i ,insanlarını araştırmak,incelemek istiyordum. Geçmişini bilmeyen uluslar,başkalarına yem olmaktan kurtulamazlar.Bizden sonraki nesillere bırakabileceğimiz en güzel armağan,bu değerli bilgi hazineleridir.Bunun için tarihçilere ve araştırmaya gönül vermiş bizlere görevler düşmektedir.

Karadeniz’ 8 günlük bir gezi yapılacağını duyunca,hiç düşünmeden katıldım.Gezinin rehberliğini de üstlendim.Yaptığım araştırmaların sonucunda,teyit edemememe rağmen baba tarafından dedelerimin,Karadeniz’in Doğusundan gelen Kuman (Kıpçak ) Türklerinin Uzun oymağından olduğunu belirledim.Trabzon yöresinde soyadımı taşıyan birçok insan görmüştüm,hatta bir de,Rize Çayeli ilçesinde Uzun yaylası olduğu öğrenmiştim.

Karadeniz Gezisi

8 gün süren gezimiz boyunca,45 kişilik grubumuza rehberlik ederken,araştırma ve gözlemlerimi sürdürdüm.Her köşesi tarih ve kültür hazinesi dolu ülkemizin,yeterince tanınması ve tanıtılması gerekmektedir.Gezi dönüşü, bu kültür hazinelerini ve bilgilerimi paylaşarak,Karadenizli hemşerilerimize Horonu, Tulum ve Kemençenin sesiyle,yaylaların,çayın o mis gibi kokusunu getirebilir,özlemlerini bir ölçüde dindirebilir, güzellikleri yansıtabilirsem,bundan sonra Karadeniz’e gideceklere rehberlik edebilirsem kendimi mutlu sayacağım.

Trakya ve Tekirdağ tarihi ile ilgili bilgileri bize veren Heredot,Xenephon,Procopius ve Strabon,Plinius Karedeniz hakkında da oldukça ayrıntılı bilgiler veriyor.Onların verdiği bilgiler ışığında Karadeniz’i görmek ayrı bir keyifti

Kendileriyle tanışma fırsatı bulduğum,Trabzon tarih araştırmacısı Ömer Şen’e,Rize tarih araştırmacısı Mahmut Dal’a ve Erzincan rehberi Ömer Şen’e  araştırmalarımda katkılarından  ve yardımlarından ötürü teşekkür etmeden  geçemeyeceğim.

1.         KARADENİZ:

Karadeniz’in, Greklerden önceki adının İranca’dan gelme karanlık anlamındaki  Axeinos sonra axinos, yani konuklarını hoş karşılamayan anlamında, sisleriyle,fırtınalarıyla gemiciler için seferlerin zor olduğu bir deniz olduğunu,daha sonra da tanrıların gazabından kurtulmak için Greklerce Pontos Euximus ( misapirperver deniz) adının verildiğini söylüyor  Charles Kıng The Black Sea adlı eserinde.Gerçekten de, Karadeniz hırçın,dalgası ve sisi eksik olmayan,zorlu  yolculukların yapıldığı bir denizdi.Verilen isim özelliklerine uygundu.Ancak,Charles King,nedense axinos adının İranca’dan geldiğini söyleyip,İskitçe axian sözcüğünden değişime uğradığını belirtmemişti.

Karadeniz’in anlamını böylece belirledikten sonra,gezimize başlayalım.Pazartesi akşamı saat 20.00 sularında, Tekirdağ otogarında Yıldırım Seyahat otobüslerinden biriyle,1. kaptan, filozof kişiliğiyle Ali kaptan ve 2. kaptanımız,espri kaynağımız,neşemiz Ersin, mahçup delikanlılığıyla gönlümüzü kazanan, yolcuların her tür kaprislerini sessizce karşılayan yardımcı Engin yönetiminde toplam 3750 km sürecek yolumuza    koyulmuştuk.

Yolcuları incelediğimde, çoğunluğun  görme ve öğrenme merakı yüzlerinden okunuyordu.Yolculuk ilerledikçe,insanların birbirini tanımak için çaba içinde oldukları anlaşılıyordu.Kimi de birbirini daha önceden tanıyordu.

İstanbul Kurtköy’de verdiğimiz ilk mola’dan sonra,kaynaşmalar artmıştı.Sabahın ilk ışıklarıyla,Kastamonu civarındaydık.İlk durağımız Sinop’tu. Ağaçlık alanlardan geçerken Karadeniz’in güzellikleri fark ediliyordu.Sabah iki tarafı deniz olan yoldan geçerek Sinop’a varmıştık.Sinop’a girerken,rehberlik ve anlatım görevi bana düşmüştü.Geçmiş deneyimlerim ve yaptığım araştırmalar bu görevi zevkli hale getiriyordu.

Sinop

2.         SİNOP

            İlk yerleşim izlerinin M.Ö 8000 yıllarına kadar gittiği Sinop Boztepe yarımadasına kurulmuş bir kale şehirdir.Bizans,Selçuklu ve Osmanlı yönetimlerinde kalmış olan şehir,o dönemlerin izlerini taşımaktadır.

Roma, Bizans, Selçuklu, Candaroğulları ve Osmanlılar tarafından liman ve askeri üs olarak kullanılan Sinop’un adının nereden geldiği konusunda, çoğu mitolojik çeşitli hikâyeler var. Yaygın bir söylentiye göre, Yunan mitolojisindeki Irmak tanrısı Aisopos’un güzel kızının adı Sinope imiş. Baş tanrı Zeus Sinope’ye aşık olmuş. Kızın isteği üzerine de onu Karadeniz’in en güzel yerine, yani bugünkü Sinop’un bulunduğu yere yerleştirmiş ve Sinope adı zamanla Sinop’a dönüşmüş.

Hititlerden kalma bazı tabletlerde ise burası Hititçe Sinova olarak gösteriliyor. Ta o zamanlarda bile buralara kadar ticaret yapmaya gelen savaşçı tüccarlar, yani Asurlular ise buraya kendi ay tanrıları olan Sin’in adını vermişler. İlk yerleşen denizcilerin dilindeki isminin ise Sinavur olduğu belirtiliyor. Sinop ile Samsun’da yaşamış    olan Amazonlar’ın Sinope adında bir kraliçelerinin bulunduğu ve şehre onun adının verildiği de    söyleniyor.Bu Amazon bahsine Samsun yöresine geldiğimizde,ayrıntılı biçimde döneceğim.

Otobüsümüz ortasından yolun geçirildiği, iki tarafı deniz olan  Sinop kalesinin yanındaki park yerinde durmuştu.Tur düzenleyicimizin zamanımızın az olduğunu,kaleyi ve tarihi cezaevini gezebileceğimizi söylemesiyle, Norveç kıyılarında örneği bulunan Türkiye’nin tek fiyordu Hamsilos koyunu,muhteşem mihrabı bulunan 1200’lü yıllardan tarihlenen, Selçuklu eseri Alaaddin camiini,çeşitli altın yaldızlı ikonların bulunduğu  Sinop müzesini gezemeyip,yoğurt,tahin,maya,şeker,tarçın ve unla yapılan Sinop’a özgü bir tatlı olan Nokulu ve Mamalikasını tadamayacağımızı anlamıştım.Mısır unu ve peynirden yapılan Mamalikayı Bulgaristan ve Romanya’da görmüştüm.Burada da olduğunu duyunca nasıl olur aynı yiyecek iki ülkede paylaşılır diye aklıma bir soru takılmıştı.Yaptığım araştırmalarda Oğur Türklerinden olan Bulgarların Karadeniz kıyılarında yaşadıklarını,daha sonra göç ettiklerini öğrenmiştim.Demek ki Mamalika ortak kültürün ürünüydü.

2.1. Sinop Kalesi ve Diyojen

            M.Ö VIII. Yüzyılda,Tekirdağ kıyılarına yerleşen ve Bisantheyi kuran koloniler gibi,tüm Karadeniz kıyılarındaki şehirleri de kuran Miletli ve Iyonyalı göçmenlerin kaleyi kurduğu sanılmaktadır.Yarım adanın en dar yerini çevrelemektedir.Tüm şehri çepeçevre kuşatan surların kuzey bölümü denizin etkisiyle oldukça yıpranmıştı.Kalenin önünde kazılar devam etmekteydi.Kazıların bitimiyle yapılacak çevre düzenlemesi  ve gelen yabancılar için rekreasyon  düzenlemesi kalenin ihtişamına büyük bir katkı sağlayacaktır.

Kaleyi  gezmeye çıkarken,orta yerde duran elinde fener altında fıçı olan bir heykel herkesin dikkatini çekmiş,bunun ne olduğunu sormaya başlamışlardı.Bu, yaşamını sadelik ilkelerine göre sürdüren,.gündüzleri elinde fenerle dürüst bir adam aradığı anlatılan Sinoplu Diyojendi.Yoksuldu,ama mutluydu.Ona mutluğunu veren bilgeliğiydi.Günümüzde bile elimizde fener güpegündüz  adam aramıyor muyuz? Sade ve doğal yaşamın simgesi Diyojen herkese ilginç gelmişti.

Tarihi Sinop Cezaevi

2.1.2 Tarihi Cezaevi

            Sinop kalesinin güneybatı ucunda kalan iç kale içinde yer alan 10.247 metrekare yüzölçümlü tarihi cezaevinin ilk kullanım tarihi 1568 olarak kayıtlara geçmiştir. Cezaevini çevreleyen iç kale 11 adet burç ile desteklenmiştir. Kaleyi bir uçtan bir uca kadar gezebilme imkanı veren yollar muhafızların gezi yolu olarak kullanılmıştır.    “1214 yılında Sultan İzzeddin Keykavus tarafından önce deniz kuşatması altında vergiye bağlanan  Sinop daha sonra işgal edilmiştir.Selçuk hükümdarı İzzeddin Keykavus kumandanlarına, cezaevinin bulunduğu alanı çevreleyen burçların yapım emrini vermiştir. Komutanlar da burçları yapmış, isimlerini bu burçlara yazdırmış ve bu bölümde kalan beş burç cezaevi binası yapılmadan önce zindan olarak kullanılmıştır. Üzerlerinde değerli tarihi bilgiler olan kitabeleri ile bu burçlar bugün sapasağlam ayakta ve eski zindan özelliklerini korumaktadırlar.

Aldırma Gönül Aldırma şarkısının güftesinin yazıldığı,Sebahattin Ali gibi ünlülere ev sahipliği yapan cezaevinin iç mekanlarını gezerken,tüm yalnızlığını bizimle paylaşmak istercesine sapasağlam duran cezaevi, girişte alınan ücretin karşılığı olarak bakımsızdı. Koğuşlarını ve koridorlarını dolaşırken,sanki orada yatan bir mahkum gibi, günlerin geçmediğini hissediyor,ürperiyordum. Tarihi anlamda önemli olan cezaevinden Evliya Çelebi de ünlü seyahatnamesinde şöyle bahsetmiştir: ” Üçyüz demir kapısı, devler misali zalim gardiyanları, kollarını demir parmaklıklara dolamış, her birinin bıyığına on adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Kulelerinde jandarmalar ejder misali dolaşır, eüzi billah mahkum kaçırmak değil, kuş bile uçurtmazlar.” Cezaevi bugünkü durumuna ise 1882 yılında getirilmiştir. Tersane ve zindan olarak kullanılan iç kalede günün ihtiyaçlarını karşılayacak bir şekilde cezaevi bölümü ve bir de tek kubbeli bir hamam yapılmıştır. Bina iki katlıdır. Cezaevini gezerken o dönemin ve Evliya :Çelebinin anlattığı mahkumları gözümün önünden geçirdim.Mahkumların el ve ayaklarından bağlandığı kocaman  zincirlerin bulunduğu zindanı görünce,zamanın burada hiç de kolay geçmediğini bir an gözümde canlandırdım,ürperdim.

İncelemelerimizi bitirdikten ve ihtiyaçlarımızı tamamladıktan sonra,otobüsümüze binip Gerze üzerinden Samsuna doğru yola koyulmuştuk.kıvrıl kıvrıla akan yollar,yeşilin her tür tonunun görülebildiği Karadeniz’in güzelliğine güzellik katıyordu.Karadeniz’in meşhur karalahanaları artık görülmeye başlamıştı ve Amazonların yaşadıkları bölgeler olan Bafra ovasında Kızılırmak üzerinden Samsuna varmıştık.

Leave a reply

Your email address will not be published.

14 − three =